Eğitim – 1000+ Yeni Bilgi – Nedir? Kimdir? Nasıl Yapılır? https://1bilgi.com Binlerce yeni bilgi sizlerle, Genel kültür, tarih, sağlık, edebiyat gibi birçok alanda yeni bilgiler Sun, 09 Jul 2023 10:08:08 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=7.0 Nükleer Güç Santrali Nedir, Avantajları ve Dezavantajları Nelerdir? https://1bilgi.com/233/nukleer-guc-santrali-nedir-avantajlari-ve-dezavantajlari-nelerdir.html https://1bilgi.com/233/nukleer-guc-santrali-nedir-avantajlari-ve-dezavantajlari-nelerdir.html?noamp=mobile#respond Sun, 09 Jul 2023 10:07:10 +0000 https://1bilgi.com/?p=233 Nükleer güç santralleri, elektrik enerjisi üretmek için nükleer enerjiyi kullanan tesislerdir. Bu santrallerde, çekirdek bölünmesi veya çekirdek birleşmesi gibi nükleer reaksiyonlar yoluyla büyük miktarda enerji üretilir. Bu enerji, elektrik üretmek için kullanılır ve hızlı, verimli ve temiz bir enerji kaynağı sağlar. Bu blog yazısında, nükleer güç santrallerinin ne olduğunu, nasıl çalıştığını, farklı çeşitlerini, avantajlarını ve dezavantajlarını inceleyeceğiz.

Nükleer Güç Santrali Nedir?

Nükleer güç santrali, nükleer enerjinin elektrik enerjisine dönüştürüldüğü tesislerdir. Bu santrallerde, radyoaktif malzemeler kullanılarak başlatılan bir nükleer reaksiyon ile buhar üretilir ve bu buhar da türbinleri çevirerek elektrik enerjisi elde edilir. Nükleer güç santralleri, dünya genelinde enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Nükleer güç santralleri, farklı türde nükleer reaksiyonlar kullanabilir. En yaygın nükleer reaksiyon türü, uranyumun (genellikle uranyum-235) fisyonunu içerir. Bu fisyon reaksiyonu, atom çekirdeğinin parçalanmasıyla gerçekleşir ve çok miktarda enerji açığa çıkarır. Bunun yanı sıra, bazı nükleer güç santralleri de uranyum yerine, plütonyum, toryum veya lityum gibi farklı radyoaktif malzemeleri kullanabilir.

Nükleer enerjinin elektrik enerjisine dönüştürülmesi, bir dizi karmaşık süreç gerektirir. Nükleer reaksiyon sonucunda açığa çıkan ısı enerjisi, bir soğutma sistemi aracılığıyla alınır. Bu ısı enerjisi, buhar üretmek için kullanılan birincil devreye aktarılır. Bu buhar, türbinleri çeviren ve elektrik enerjisi üreten ikincil bir devre tarafından kullanılır. Son olarak, elde edilen elektrik enerjisi, iletim hatları aracılığıyla tüketiciye ulaştırılmak üzere şebekeye verilir.

Nükleer Enerji Nasıl Üretilir?

Nükleer enerji, günümüzde enerji üretiminde yaygın olarak kullanılan bir kaynaktır. Nükleer enerjinin nasıl üretildiği ve kullanıldığı konusu birçok kişi tarafından merak edilmektedir. Bu yazıda, nükleer enerji üretimi hakkında daha fazla bilgi edineceksiniz.

Nükleer enerjinin temel prensibi, atomların çekirdeklerindeki bölünme veya birleşme reaksiyonlarından elde edilen enerjinin kullanılmasıdır. Nükleer enerji, uranyum veya plütonyum gibi radyoaktif elementlerin nükleer reaksiyonlar ile çekirdeklerinin parçalanması sonucu oluşur.

Bu reaksiyonlar, bir nükleer güç santrali içerisinde kontrol edilir. Nükleer güç santralleri, nükleer fisyon ve nükleer füzyon süreçlerini kullanarak elektrik enerjisi üretir. Nükleer fisyon sürecinde, bir uranyum çubuğu kullanılır ve çekirdeklerin parçalanması sonucu büyük miktarda enerji açığa çıkar. Bu enerji, su buharı üretmek için kullanılır ve buhar bir türbinden geçirilerek elektrik enerjisine dönüştürülür.

  • Nükleer enerji, sınırlı miktarda yakıt kullanır. Bir kilogram uranyum, bir ton kömürle aynı miktarda enerji üretebilir.
  • Nükleer enerji, diğer geleneksel enerji kaynaklarına göre daha temizdir. Nükleer reaktörler, atmosfere zararlı gazlar salmaz ve sera etkisine yol açmaz.
  • Nükleer enerji, sürekli bir kaynak olarak kabul edilir. Uran kaynakları, kömür ve petrol gibi fosil yakıtlara göre daha uzun süre dayanabilir.

Nükleer enerji, düşük sera gazı emisyonları, sürdürülebilirlik ve enerji bağımsızlığı gibi birçok avantaja sahiptir. Ancak, bu enerji kaynağı aynı zamanda radyoaktif atıkların depolanması ve nükleer kazalar gibi risklerle de ilişkilidir. Her bir avantajın ve dezavantajın dikkatlice değerlendirilmesi önemlidir.

Nükleer enerji, dünyanın enerji ihtiyaçlarına cevap vermek için önemli bir rol oynamaktadır. Teknolojik ilerlemelerle birlikte, nükleer enerjinin daha güvenli ve sürdürülebilir hale getirilmesi hedeflenmektedir. Nükleer enerjinin gelecekteki kullanımı, çevresel, ekonomik ve sosyal faktörlerin dikkate alınmasıyla belirlenecektir.

Nükleer Güç Santrali Çeşitleri Nelerdir?

Nükleer güç santralleri, elektrik enerjisi üretmek için nükleer reaksiyonları kullanan büyük tesislerdir. Bu santraller, çeşitli tiplerde inşa edilebilir ve her biri farklı özelliklere sahiptir.

Birinci tip nükleer güç santrali, basınçlı su reaktörleridir. Bu tür santrallerde, nükleer fisyon işlemi için uranyum veya plütonyum kullanılır. Fisyon reaksiyonundan elde edilen ısı, basınçlı suyu buharlaştırmak için kullanılır ve buhar türbinlerini döndürerek elektrik enerjisi üretilir.

İkinci tip nükleer güç santrali ise ağır su reaktörleridir. Bu tip santrallerde, yerine uranyum yerine deuterium oksit veya ağır su kullanılır. Ağır su, nötronların daha verimli bir şekilde fisyon reaksiyonuna katılmasını sağlar ve daha yüksek düzeyde enerji elde edilmesini sağlar.

TipAçıklama
Basınçlı su reaktörleriUranyum veya plütonyum fisyonunu kullanır
Ağır su reaktörleriDeuterium oksit veya ağır su kullanır

Nükleer Güç Santrallerinin Avantajları Ve Dezavantajları Nelerdir?

Nükleer güç santralleri, nükleer enerji üretmek için kullanılan karmaşık ve büyük tesislerdir. Bu santrallerde, çekirdek reaksiyonları sonucu elde edilen enerji, elektrik enerjisi olarak kullanılır. Nükleer güç santrallerinin avantajları arasında yüksek enerji verimliliği, düşük sera gazı emisyonu ve uzun ömürleri bulunur. Bu santraller, dünya genelinde güvenli bir şekilde çalıştırılarak büyük miktarlarda elektrik enerjisi üretebilme kapasitesine sahiptir.

Nükleer güç santrallerinin dezavantajları arasında ise çevresel etkiler, nükleer atıkların depolanması ve güvenlik problemleri bulunur. Nükleer enerjinin üretimi, çevresel etkileri nedeniyle tartışmalı bir konudur. Nükleer atıkların uzun süreli depolanması ve nükleer kazaların potansiyel riskleri, nükleer enerjinin kullanımını sınırlayan faktörlerdir.

Bununla birlikte, nükleer güç santrallerinin avantajları ve dezavantajları arasında ekonomik faktörler de bulunur. Santral altyapısının inşası, işletilmesi ve atıkların yönetimi maliyetli olabilir. Ayrıca, nükleer enerji tesislerinin güvenlik önlemleri ve denetimlerinin sıkı olması gerekmektedir.

Özetlemek gerekirse, nükleer güç santralleri hem avantajlara hem de dezavantajlara sahip olan enerji üretim tesisleridir. Yüksek enerji verimliliği ve düşük sera gazı emisyonu gibi avantajları bulunurken, çevresel etkiler, nükleer atıkların depolanması ve güvenlik problemleri gibi dezavantajları da vardır. Bu nedenle, nükleer enerjinin kullanımıyla ilgili kararlar dikkatlice değerlendirilmeli ve çeşitli faktörler göz önünde bulundurulmalıdır.

AvantajlarDezavantajlar
Yüksek enerji verimliliğiÇevresel etkiler
Düşük sera gazı emisyonuNükleer atıkların depolanması
Uzun ömürGüvenlik problemleri
]]>
https://1bilgi.com/233/nukleer-guc-santrali-nedir-avantajlari-ve-dezavantajlari-nelerdir.html/feed 0
Araştırma Yöntemleri ve Tez Yazımı https://1bilgi.com/227/arastirma-yontemleri-ve-tez-yazimi.html https://1bilgi.com/227/arastirma-yontemleri-ve-tez-yazimi.html?noamp=mobile#respond Wed, 05 Jul 2023 20:41:46 +0000 https://1bilgi.com/?p=227 Merhaba ve blogumuza hoş geldiniz! Bu yazıda, araştırma yöntemleri hakkında bilgi vermeyi ve size kapsamlı bir bilgi sunmayı amaçlıyoruz. Araştırma yöntemleri, bilimsel bir araştırma yaparken kullanılan teknikler ve stratejilerdir. Bu yöntemler, araştırmacıların veri toplama, analiz etme ve sonuç çıkarma süreçlerinde kullanabilecekleri çeşitli araçları içerir.

İlk olarak, nicel araştırma yöntemlerine göz atacağız. Bu yöntemler, ölçülebilir verileri toplamak ve analiz etmek için istatistiksel teknikler kullanır. Nicel yöntemler, rakamsal bilgilerin ortaya çıkarılmasına odaklanır ve büyük örneklem grupları kullanarak genelleme yapmayı hedefler.

Diğer bir yöntem olan nitel araştırma yöntemlerine geçtiğimizde, daha derin ve anlamlı anlayışlar elde etmeye odaklanırız. Nitel yöntemler, açık uçlu soruların cevaplarını keşfetme, katılımcıların deneyimlerini anlama ve fenomenleri derinlemesine anlamak için kullanılır. Bu yöntemler, küçük örneklemler ve kalitatif teknikler kullanarak daha öznel ve ayrıntılı bir bakış sunar.

Son olarak, literatür taraması hakkında bilgi vermek istiyoruz. Literatür taraması, mevcut bilimsel makaleleri, kitapları ve diğer kaynakları inceleyerek konuyla ilgili güncel bilgileri toplama ve analiz etme sürecidir. Bu adım, bir araştırma projesine başlarken temel bir adımdır ve mevcut araştırma üzerine yapılan bir çalışmanın temelini oluşturur.

Sonuç olarak, bu blog yazısında araştırma yöntemleri, nicel ve nitel yöntemlerin farkları ve literatür taraması hakkında temel bilgileri ele aldık. Bir sonraki blog gönderimizde, bir tez nasıl yazılır hakkında ayrıntılı bilgiler sunacağız. Takipte kalın!

Araştırma Yöntemleri Nedir?

Araştırma yöntemleri, bir konuyu veya sorunu incelemek, verileri toplamak ve analiz etmek için kullanılan özel teknikler ve adımlardır. Bu yöntemler, bilimsel araştırmalar, tez çalışmaları ve akademik yazılar gibi çeşitli alanlarda kullanılır. Araştırma yöntemleri, doğal bilimlerden sosyal bilimlere ve beşeri bilimlere kadar geniş bir yelpazede uygulanır.

Araştırma yöntemleri genellikle ikiye ayrılır: nicel araştırma yöntemleri ve nitel araştırma yöntemleri.

Nicel Araştırma Yöntemleri:

Nicel araştırma yöntemleri, sayısal verileri toplamak, analiz etmek ve çıkarımlar yapmak için kullanılır. Bu yöntemler, anketler, testler, deneyler ve istatistiksel analizler gibi ölçülebilir verilerin kullanılmasını gerektirir. Nicel araştırma yöntemleri genellikle pozitivist bir yaklaşıma dayanır ve nesnel sonuçlar elde etmeye odaklanır.

Nitel Araştırma Yöntemleri:

Nitel araştırma yöntemleri, derinlemesine anlayış ve betimsel analiz yapmak için kullanılır. Bu yöntemler, katılımcı gözlem, mülakatlar, odak grupları ve içerik analizi gibi kalitatif veri toplama araçlarına dayanır. Nitel araştırma yöntemleri genellikle sosyal yapıları, bireylerin deneyimlerini ve algılarını anlamak için kullanılır.

Nicel Araştırma YöntemleriNitel Araştırma Yöntemleri
– Anketler– Katılımcı gözlem
– Testler– Mülakatlar
– Deneyler– Odak grupları
– İstatistiksel analiz– İçerik analizi

Nicel Araştırma Yöntemleri

Araştırma yöntemleri ve tez yazımı, akademik çalışmaların temelini oluşturan önemli bir konudur. Bu konuda doğru yöntemleri kullanmak, sağlam bir araştırma yapmanın anahtarıdır. Nicel araştırma yöntemleri, sayısal verilerin toplandığı ve analiz edildiği bir araştırma yöntemidir.

Bu yöntemde, araştırmacılar süreci kontrol edebilmek için önceden tanımlanmış bir set soru ve testler kullanır. Veriler genellikle anketler, ölçekler veya gözlem gibi araçlarla toplanır. Nicel araştırma yöntemleri, büyük örneklem grupları üzerinde yapılandırılan sürece dayanarak sonuç elde etme eğilimindedir.

Bir nicel araştırma yaparken, verilerin analizi için istatistiksel yöntemler kullanılır. Bu sayede, araştırmanın amacına uygun olarak sayısal sonuçlar elde edilir. Araştırmacılar, analiz sonuçlarına dayanarak var olan hipotezlerini doğrulamaya veya reddetmeye çalışırlar. Bu sayede, objektif bir şekilde verilere dayalı sonuçlara ulaşılabilir.

Nicel Araştırma Yöntemlerinin Genel Özellikleri aşağıdaki tabloda verilmiştir:

Araştırma YöntemiAçıklama
AnketBelirli bir konu hakkında bilgileri toplamak için hazırlanan soru setidir.
GözlemBelirli bir davranışı veya olayı gözlemleyerek veri toplama yöntemidir.
ÖlçeklerBelirli bir özellik veya durumu ölçmek için kullanılan araçlardır.

Nicel araştırma yöntemleri, kapsamlı veri toplama ve analiz süreçleri gerektiren bir çalışma alanıdır. Araştırmacıların, doğru araçlar kullanarak verileri toplamaları, analiz etmeleri ve sonuçlara ulaşmaları gerekir. Böylece, bilime katkı sağlayacak güvenilir ve objektif bilgiler elde edilebilir.

Nitel Araştırma Yöntemleri

Nitel araştırma yöntemleri, sosyal bilimlerde sıklıkla kullanılan ve derinlemesine anlayış ve anlam oluşturma araştırmalarında etkili olan bir dizi stratejik yaklaşımı içerir. Nitel araştırma, nicel araştırmaya göre daha derinlemesine ve ayrıntılı bir veri toplama ve analiz sürecini gerektirir. Bu yöntem, katılımcıların deneyimlerini, duygularını, inançlarını ve düşüncelerini anlamak için kullanılır.

Nitel araştırma yöntemleri, bir dizi farklı teknik ve yaklaşım içerir. Bunlardan bazıları etnografik araştırma, fenomenolojik araştırma, durum çalışmaları ve grounded theory’dir. Her bir yöntem farklı bir odak ve süreçle birlikte gelir, ancak hepsi katılımcıların düşüncelerini, inançlarını ve deneyimlerini derinlemesine anlamayı hedefler.

Bir nitel araştırma yaparken, araştırmacı, katılımcıları daha iyi anlamak için derinlemesine görüşmeler, gözlemler ve belge analizleri yapar. Bu yöntem, araştırmacının katılımcıları anlamak ve onların dünyalarına derinlemesine dalış yapmasını sağlar. Nitel araştırma, belirli bir konunun sosyal, kültürel ve bireysel bağlamlarını anlamak için değerli bir araçtır.

Literatür Taraması Nasıl Yapılır?

Literatür taraması, araştırma sürecinde oldukça önemli bir adımdır. Bu adım, mevcut bilimsel çalışmaların araştırma konusuyla ilgili bir özetinin çıkarılmasını içerir. Literatür taraması yapmanın amacı, mevcut bilgi birikimini incelemek, araştırmanın temelini oluşturacak bilgileri bulmak ve araştırma alanında var olan boşlukları tespit etmektir. Ayrıca literatür taraması, başka çalışmalardan alıntılar yaparak araştırmanın gücünü artırabilir ve gerçekleştirilen çalışmanın yerini belirlemeye yardımcı olabilir.

Literatür taraması yaparken belirli adımlar izlemek önemlidir. İlk olarak, araştırma konusuyla ilişkili anahtar kelimeler belirlenmelidir. Bu anahtar kelimeler, literatür araştırmasının temelini oluşturacak olan çalışmalara ulaşmak için kullanılacaktır. Daha sonra, bu anahtar kelimeler kullanılarak bilimsel veritabanları, araştırma makaleleri ve kitaplar üzerinde araştırmalar yapılmalıdır. Bu adımda doğru kaynaklar seçilmeli ve güvenilirlikleri değerlendirilmelidir.

Bir diğer önemli adım ise, bulunan kaynakların özetinin alınmasıdır. Makalelerin veya kitapların içeriğini tam olarak okumak yerine, özet çıkarılarak sadece önemli bilgiler kaydedilmelidir. Bu sayede, zaman tasarrufu sağlanır ve araştırma daha etkili bir şekilde yapılır. Elde edilen bilgiler, araştırma alanındaki mevcut çalışmaları anlamak ve analiz etmek için kullanılabilir.

Bir Tez Nasıl Yazılır?

Tez yazmak, bir öğrencinin lisans, yüksek lisans veya doktora eğitimi sürecindeki en önemli adımlardan biridir. Tez, bir konuda derinlemesine araştırma yapmayı ve bu araştırmanın sonuçlarını disiplin içinde bir metin halinde sunmayı gerektirir. Bir tez yazmak, disiplinlerarası bir projedir ve doğru bir yöntem ve yaklaşım kullanılarak gerçekleştirilmelidir. Bu makalede, bir tezin nasıl yazılacağına dair temel adımlar hakkında bilgi vereceğim.

Konu Belirleme

Tez yazmadan önce, bir konu belirlemeniz gerekmektedir. İlgilendiğiniz bir konuyu seçerek, tezinizi bu konu üzerinde odaklanarak yazmanız daha kolay olacaktır. Konunuza dikkatlice düşünün ve literatürdeki mevcut boşlukları veya tartışmaları belirleyin. Konunuzun ilgi çekici, özgün ve sınırlı olmasına dikkat edin.

Literatür Taraması

Tezinizin temelini oluşturan literatür taraması, mevcut kaynaklardan ilgili bilgileri toplama sürecidir. Literatür taraması yaparak konunuzla ilgili daha önceki araştırmaları inceleyebilir ve mevcut bilgileri anlayabilirsiniz. Bu aşamada, araştırma yöntemleri ve kaynakları hakkında bilgi edinmek önemlidir. İlgili dergi makaleleri, kitaplar, tezler ve internet kaynakları literatür taramasında kullanılabilecek kaynaklar arasındadır.

Araştırma Yöntemleri

Nicel Araştırma YöntemleriNitel Araştırma Yöntemleri
Nicel araştırma yöntemleri, sayısal verilerin toplanmasını ve analiz edilmesini içerir. Bu yöntemler değişkenleri ölçmek ve analiz etmek, korelasyonlar kurmak ve hipotezleri test etmek için kullanılır. Bazı yaygın nicel araştırma yöntemleri anketleri, deneyleri ve istatistiksel analizleri içerir.Nitel araştırma yöntemleri, sayısal olmayan verilerin toplanmasını, analiz edilmesini ve yorumlanmasını içerir. Bu yöntemler, karmaşık sosyal olayları keşfetmek, bireysel deneyimleri anlamak ve öznel bakış açılarını yakalamak için kullanılır. Bazı yaygın nitel araştırma yöntemleri görüşmeleri, gözlemleri ve içerik analizini içerir.

Bir tez yazarken, hangi araştırma yöntemini kullanacağınızı belirlemeniz gerekmektedir. Nicel araştırma yöntemleri, sayısal verileri toplama ve analiz etme sürecini içerirken; nitel araştırma yöntemleri, sayısal olmayan verileri toplama, analiz etme ve yorumlama sürecini içerir. Bu iki araştırma yöntemi, tezinizin amacına ve araştırma sorularına göre seçilmelidir.

Bir tez yazarken, bir tez planı veya taslağı oluşturmak, araştırma bulgularınızı organize etmek için önemlidir. Bu plan, tezinizin bölüm düzenini, başlıklarını ve alt başlıklarını belirlemeye yardımcı olur. Ayrıca, tezinizin gelişimi, sonuçlar ve kaynakça gibi bölümlerini de dahil etmelisiniz. Bir tez yazarken, sürekli olarak taslağınıza ve planınıza başvurmanız, işlerinizi düzenli tutmanıza yardımcı olur.

Tez yazma süreci disiplin ve özveri gerektiren bir iştir. Konunuzu belirledikten sonra literatür taraması yapmalı, uygun araştırma yöntemlerini seçmeli ve bir tez planı oluşturmalısınız. Tezinizin her aşamasında, akıcı bir yazım tarzı kullanmalı ve açık ve tutarlı bir yapıya sahip olmalısınız. Bu adımları takip ederek, başarılı bir tez yazabilir ve akademik kariyerinizde önemli bir adım atabilirsiniz.

]]>
https://1bilgi.com/227/arastirma-yontemleri-ve-tez-yazimi.html/feed 0
Finansal Varlık Fiyatlama Modeli ve Arbitraj Fiyatlama Modelinin Doğuşu https://1bilgi.com/184/finansal-varlik-fiyatlama-modeli-ve-arbitraj-fiyatlama-modelinin-dogusu.html https://1bilgi.com/184/finansal-varlik-fiyatlama-modeli-ve-arbitraj-fiyatlama-modelinin-dogusu.html?noamp=mobile#respond Sun, 02 Jul 2023 18:25:00 +0000 https://1bilgi.com/?p=184 Finansal varlık fiyatlama modeli, finans sektöründe önemli bir yer tutan varlık fiyatlamasına ve değerlemesine yönelik bir yaklaşımdır. Bu model, finansal varlık fiyatlarını belirlemek için kullanılan matematiksel ve istatistiksel bir yöntemdir.

Bu blog yazısında, finansal varlık fiyatlama modelinin ne olduğunu, gelişim sürecini, temel prensiplerini, arbitraj fiyatlama modelinin ne olduğunu ve uygulanması sonucunda elde edilen sonuçları ele alacağız. Finansal varlık fiyatlama modeli, finansal piyasalarda etkin bir fiyat oluşumu sağlamak ve yatırımcılara değerli bilgiler sunmak için kullanılan bir araçtır.

Finansal varlık fiyatlama modeli, bir varlığın değerini etkileyen temel faktörleri analiz ederek gelecekteki getirilerini tahmin etmeyi amaçlar. Bu model, risk ve getiri arasındaki ilişkileri inceler ve yatırımcılara doğru fiyatlamalar yapabilmeleri için önemli veriler sunar.

Arbitraj fiyatlama modeli ise, piyasalardaki fiyat farklılıklarını kullanarak risksiz bir kar elde etme stratejisidir. Bu modelde, varlık fiyatlarındaki dengesizliklerden yararlanarak arbitraj yapmak ve risksiz bir şekilde kar elde etmek hedeflenir.

Bu blog yazısında, finansal varlık fiyatlama modelinin gelişimi, temel prensipleri ve arbitraj fiyatlama modelinin uygulanması ve sonuçları hakkında daha detaylı bilgi vereceğiz. Bu bilgiler, yatırımcılar için hem daha iyi fiyatlama yapmalarına hem de riskleri yönetmelerine yardımcı olacak önemli bilgiler sunacaktır.

Finansal Varlık Fiyatlama Modeli Nedir?

Bugünkü blog yazımızda finansal varlık fiyatlama modelini ele alacağız. Finansal varlık fiyatlama modeli, finansal piyasalarda aktif olarak işlem gören varlıkların değerlerini tespit etmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu model, varlıkların gelecekteki nakit akımlarını tahmin ederek, bugünkü değerlerini hesaplamaya dayanır. Bu şekilde, yatırımcılar, varlıkların gerçek değerlerini belirlemek ve uygun fiyattan alım satım yapmak için kullanabilirler.

Finansal varlık fiyatlama modelinin doğuşu, finansal teori ve uygulamanın uzun bir sürecin sonucudur. Bu model, öncelikle 20. yüzyılın başlarında gelişmeye başlamıştır. Ekonomistler ve finansal uzmanlar, varlık fiyatlama konusunda farklı teoriler geliştirmişlerdir. Bu çalışmalar, bugünkü finansal varlık fiyatlama modellerinin temelini oluşturmuştur.

Finansal varlık fiyatlama modelinin temel prensipleri, gelecekteki nakit akımlarının belirsiz olduğunu ve risksiz faiz oranının değişebileceğini kabul eder. Bu prensipler doğrultusunda, model varlıkların risk ve getiri ilişkisini inceler. Bu sayede yatırımcılar, riske bağlı olarak beklenen getirilerini değerlendirerek, varlık fiyatlarını belirleyebilirler.

Finansal Varlık Fiyatlama Modelinin Gelişimi

Finansal varlık fiyatlama modeli, yatırımcıların finansal varlıkların değerini belirlemek için kullandıkları bir analitik araçtır. Özellikle hisse senetleri, tahviller, opsiyonlar gibi çeşitli finansal enstrümanlar için kullanılır. Bu modeller, yatırımcılara potansiyel risk ve getiri oranları hakkında bilgi sağlar ve karar verme süreçlerine rehberlik eder.

Finansal varlık fiyatlama modelinin doğuşu, 1960’lı yıllarda başlayan modern finans teorileri ve belirli ekonomik varsayımların geliştirilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu dönemde, Nobel ödüllü ekonomist William Sharpe ve diğer birçok araştırmacı finansal piyasaların ve yatırımcı davranışlarının matematiksel modellerini oluşturmuşlardır.

Finansal varlık fiyatlama modelleri, genellikle iki ana kategori altında incelenir: Finansal varlık fiyatlama modelleri ve arbitraj fiyatlama modelleri. Finansal varlık fiyatlama modelleri, genellikle hisse senetleri gibi riskli varlıkların fiyatlarını tahmin ederken kullanılırken, arbitraj fiyatlama modelleri, tahviller gibi risksiz varlıkların fiyatlarını tahmin etmek için kullanılır.

Finansal Varlık Fiyatlama Modeli’nin Temel Prensipleri

Finansal varlık fiyatlama modeli, finansal piyasalarda varlıkların değerlemesinde kullanılan bir analiz yöntemidir. Bu model, yatırımcıların finansal varlıkların değeri hakkında daha doğru tahminlerde bulunmasını sağlar. Peki, finansal varlık fiyatlama modelinin temel prensipleri nelerdir?

Birinci prensip, risk faktörlerinin belirlenmesidir. Finansal varlık fiyatlama modeli, temel olarak risk faktörlerini dikkate alır ve bu faktörlerin varlık fiyatları üzerindeki etkisini inceler. Örneğin, bir hisse senedinin fiyatı, şirketin karlılık durumu, faaliyetlerinin sektörel etkileri ve makro ekonomik faktörler gibi birçok risk faktöründen etkilenebilir.

İkinci prensip, gelecek beklentilerinin dikkate alınmasıdır. Finansal varlık fiyatlama modeli, gelecekteki getiri ve risk beklentilerinin değerlemeye dahil edilmesini önemser. Bu nedenle, yatırımcılar ve analistler, gelecekteki ekonomik ve finansal koşulları analiz ederek varlık fiyatlarını tahmin etmeye çalışırlar.

Arbitraj Fiyatlama Modeli Nedir?

Arbitraj Fiyatlama Modeli finansal piyasalarda oldukça önemli bir yere sahip olan bir kavramdır. Bu model, varlık fiyatlarının nasıl belirlendiği ve arbitraj imkanlarının nasıl değerlendirildiği konusunda önemli bir rol oynamaktadır.

Arbitraj Fiyatlama Modeli’nin doğuşu, finansal piyasalarda ortaya çıkan fiyat farklarından yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Bu model sayesinde yatırımcılar, farklı piyasalardaki varlık fiyatları arasındaki farklardan yararlanarak risksiz kar elde etme imkanına sahip olmuşlardır.

Arbitraj Fiyatlama Modeli’ne göre, finansal varlıkların fiyatları, piyasalardaki arz ve talep dengesinin bir sonucu olarak belirlenir. Bu model, piyasalardaki fiyat farklarından yola çıkarak, fiyatların gerçek değerinden sapmasının ve arbitraj imkanlarının ortaya çıkmasının sebeplerini analiz etmektedir.

Finansal VarlıkFiyatlama ModeliArbitraj Fiyatlama Modeli
Hisse senetleriBinominal ModelRiske Duyarlılık Modeli
TahvillerYüzde Nakit AkışıÇoklu Faktör Modeli
OpsiyonlarBlack-Scholes ModeliRisk Nötr Modeli

Arbitraj Fiyatlama Modeli’nin Uygulanması Ve Sonuçları

Arbitraj Fiyatlama Modeli, finansal varlık fiyatlama modellerinden biridir ve finansal piyasalardaki fiyat hareketlerini tahmin etmeye çalışır. Bu modelin doğuşu, finansal piyasalardaki arbitraj fırsatlarını değerlendirmek ve getiri elde etmek için ortaya çıkmıştır.

Arbitraj Fiyatlama Modeli, temel olarak, bir varlığın fiyatının risk kaynaklarına ve beklenen getirisine dayandığını varsayar. Bu model, temel prensiplerine göre, fiyatların arbitraj fırsatları oluşmadıkça etkin bir şekilde fiyatlandığını belirtir. Yani, bir varlık ucuzsa ve benzer riskli olmayan bir varlık daha pahalıysa, yatırımcılar ucuz olan varlığı alıp pahalı olanı satacak ve bu durumda fiyatlar dengelenecektir.

Arbitraj Fiyatlama Modeli’nin uygulanması, finansal varlık fiyatlarının analizini içerir. Bu analizde ilgilenilen varlığın fiyatı ile piyasadaki diğer ilgili varlıkların fiyatları arasındaki ilişki incelenir. Eğer bir farklılık veya açık piyasa fırsatı tespit edilirse, aradaki farkı kapatmak ve kar elde etmek için arbitraj işlemleri gerçekleştirilir.

]]>
https://1bilgi.com/184/finansal-varlik-fiyatlama-modeli-ve-arbitraj-fiyatlama-modelinin-dogusu.html/feed 0
Siyasal Partiler Ve Türkiyedeki Parti Yasakları https://1bilgi.com/54/siyasal-partiler-ve-turkiyedeki-parti-yasaklari.html https://1bilgi.com/54/siyasal-partiler-ve-turkiyedeki-parti-yasaklari.html?noamp=mobile#respond Thu, 25 Aug 2022 19:08:12 +0000 https://1bilgi.com/?p=54 Türkiye’de Siyasi Partiler

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, siyasal partilerin ortaya çıkışında “temsili demokrasi”nin ve “oy hakkının genişletilmesi”nin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. Meşrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle başlamıştır.

1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuştur. Bunun sonucunda, çoğunluğu daha önce kurulmuş derneklerin tabanları üzerinde olmak üzere, birçok siyasal parti kurulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde ise, bağımsızlık mücadelesini yürütmek üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşturulmuştur. Bu dernekler, Erzurum Kongresinde, “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında; Sivas Kongresinde ise “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, TBMM’nin kuruluşunda ve ulusal bağımsızlığın kazanılmasında çok önemli roller üstlenmiştir.

23 nisan 1920’de toplanan TBMM’nin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin programını uygulaması ve bir bütün olarak hareket etmesi beklenirken, zamanla birtakım gruplaşmalar ve düşünce ayrılıkları kendisini göstermiştir. Diğer yandan, yeni kurulan devletin yapısında, siyasal partiler gibi, birtakım çağdaş kuruluşlara da gereksinim duyulmaya başlanmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’te HALK FIRKASI (Cumhuriyet Halk Partisi) kurulmuştur.

Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi)

TBMM’de gruplaşmaların çoğaldığı ve siyasal yaşamda siyasal partilere gereksinim duyulmaya başlandığı bir ortamda, Mustafa Kemal, 6 Aralık 1922 tarihinde basına verdiği bir demeçle, “HALK FIRKASI” adını taşıyan bir siyasal parti kuracağını açıklamıştır.

8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal’in, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınladığı görülmektedir.

Dokuz maddeden oluştuğu için 9 umde (ilke) olarak anılan bu metin, bir “seçim bildirgesi” dir. Bu seçim bildirgesi, aynı zamanda, kurulacak parti için de bir program hazırlığı niteliğini taşımaktadır.

Daha sonra Mustafa Kemal ve partinin kuruluşunu destekleyen milletvekilleri, tüzük hazırlıklarına başlamışlardır.

Hazırlanan tüzükte, “HALKÇILIK”, “CUMHURİYETÇİLİK”, “MİLLİYETÇİLİK” temel ilkeler olarak gösterilmiş; “ULUSAL EGEMENLİK”, “DEVRİM” ve “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ” kavramlarına da yer verilmiş.

Daha sonra “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, “HALK FIRKASI”na dönüştürülmüş ve Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’te İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, “Halk Fırkası”nın kuruluşunu bildirmiştir.

Bu gelişim çizgisinin de ortaya koyduğu gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır.

Başlangıçta “Halk Fırkası” olan partinin adı, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında da “CUMHURİYET HALK PARTİSİ” olarak değiştirilmiştir.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

Terakkiperver Fırka, kuruluşunu tamamladıktan sonra, iktidara karşı sert eleştirilerde bulunmaya başlamıştır. Özellikle de on üç milletvekilliği için yapılan ara seçimlerde, kendilerine baskı yapıldığını iddia ederek, eleştirilerini arttırmıştı. Bu eleştiriler sırasında, parti mensuplarının “rakiplerine karşı din unsurunu kullanmayı faydalı” görmeleri, o sıralarda laikçi reformların başarılı olması için çok çaba gösteren Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ nın şimşeklerini üzerlerine çekmişlerdir. Bu durum Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın Mustafa Kemal Paşa tarafından, Cumhuriyet karşıtı ve gerici olarak damgalanmasına neden olmuştur.

Gazi, yeni partiyi; “parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır” şeklindeki görüşünden dolayı, dini bayrak olarak kullanmakla suçlayarak, bu partinin programlarında; “Biz halifeliği yeniden isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize mecelle yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!” şeklinde, yeni rejime ters vaadlerde bulunduğunu ileri sürerek, T.C.F.’nı “.. en hain kafaların ürünü..  yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı” olmakla suçlamıştır.

Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı sırasında, Başbakan Fethi Bey’in bu partinin liderleri ile görüşerek, kendilerini uyardığı, buralardaki parti teşkilatlarının ya frenlenmesini yahut da büsbütün kaldırılmasını önerdiği anlaşılmaktadır. Bu isyanın tehlikeli bir hal alması üzerine, Hükümet 25 Şubat 1925’te “dinin siyasete alet edilmemesi hakkında tasarıyı kanunlaştırdı.”.Ancak Başbakan Fethi Bey hakkında, C.H.P. Grubunda Doğu olayları ile ilgili olarak verilen 18 imzalı soru önergesinden sonra, hükümete güven oylaması yapıldı ve Fethi Bey’e; 60’a karşı ,94 oyla güvensizlik gösterilmesi sonucu, kabine istifa etti. Yeni kabineyi kurmakla İsmet Paşa görevlendirildi.

Şeyh Sait isyanı karşısında, Terakkiperver Fırka’nın da Fethi Bey kabinesine destek olduğu hatta, lideri Kâzım Karabekir Paşa’nın, bu hükümetin verdiği sıkıyönetim kararını olumlu karşılayarak, isyan konusunda; “Dini alet ittihaz ederek millî mevcudiyeti tehlikeye koyanlar lanete şayandır. Bu hareket vatana hiyanettir..” diyerek, isyanı kınadığı görülmüştü. Ancak gerek Karabekir Paşa’nın ve gerekse Rauf Bey ile öteki T.C.F. ileri gelenlerinin isyanı önlemek amacıyla, Takrir-i Sükun Kanunu’nun kabul edilmesiniğ isteyen İsmet Paşa’ya karşı çıkmaları, Cumhuriyet rejiminin korunması için radikal tedbirlere başvurulmamasından yana olduklarını ortaya koymuştu. Muhalefetin karşı çıkmasına rağmen, İsmet Paşa Hükümeti’nin bu konudaki isteği, T.B.M.M.’nde 4 Mart 1924 tarihinde 23 olumsuz ve 2 çekimsere karşı, 155 oyla kabul edilerek, Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girdi,. Bu kanunla beraber de İstikâl Mahkemeleri de yeniden göreve başladı.

Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra, asilerin elebaşlarının yargılanmaları sırasında, “Şark İstiklâl Mahkemesi, dini propaganda ve tahriklerle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı irtibatlı görerek Fırkanın kapatılmasına karar…” verdi. Bu kararda İstiklâl Mahkemeleri’nin, partinin isyanla ilişkisini, iddia etmesi ve partiye karşı hükümetin aldığı tavır da etkili olmuş, T.C.F. Bakanlar Kurulu Kararı ile, 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Terakkiperver Fırka ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki mücadele, bir noktadan bakıldığı zaman; Meşrutiyetle Cumhuriyet’in mücadelesi gibi düşünülebilir. İnönü’nün deyimi ile, “Terakkiperver Fırka erkanı(da), reformcu kimselerdi ama, Osmanlı reformcusu idiler.” Oysa Atatürk, bütünüyle çağdaşlaşmadan yana olup, devrimci yöntemlerle hedefe varmak istiyordu. Bu nedenle, Şark İsyanını da bir ideoloji mücadelesi olarak değerlendirmiş etnik ve dinsel yanı olduğu savunulan isyanın bastırılmasından sonra, T.C.F.’nın Doğu’daki elemanları tevkif edilerek, parti hareketsiz bırakılmıştı.

Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından sonra planlanan İzmir suikasti ise, Meşrutiyetçilerle Cumhuriyetçilerin mücadelesinin son perdesi olmuş, bu isyan sırasında, iktidar Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan yararlanarak basın üzerinde de sıkı bir denetim kurmuş ve bu suikastin liderlerinin yanı sıra, diğer muhalif simaların da etkisiz hale getirilmelerini sağlamıştır. Yaklaşık yedi aylık siyasi yaşamı kısa süren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet denemesi olurken, 1930 yılına kadar yeni bir deneme yapılmayacaktı.

Bu denemeden çıkarılan en önemli sonuçlardan birisi; çok partili rejim ile devrimlerin birlikte yürüyemeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır. Bu nedenle, çok partili sistemin kurulması yolunda yeni bir denemeye girişilebilmesi için, Cumhuriyet yönetimi, devrimin tamamlanmasını beklemek zorunda kalacaktı

Şeyh Sait İsyanı

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasından yaklaşık üç ay sonra, Doğu’ da (13 Şubat 1925) Şeyh Sait isyanı başladı. Aslında bu isyanı, Musul sorununda Türkiye’ yi zor duruma düşürmek isteyen İngilizler destekliyordu. İsyanın giderek genişlemesi ve cumhuriyetin varlığı için bir tehlike oluşturmaya başlaması karşısında, Başbakan Fethi Bey, TBMM’nde güvensizlik oyu ile düşürüldü. Yeni hükümeti İsmet Paşa kurdu. Bu hükümet güven oyu aldıktan sonra, Takrir-i Sükun (Sıkıyönetim) Kanunu, 4 Mart 1925’te TBMM’nde kabul edildi ve İstiklal Mahkemeleri göreve başladı. Doğu İstiklal Mahkemesi, isyanla ilgili bularak, TCF’ nin kapatılmasına karar verdi. Bu gelişme sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararı ile 5 Haziran 1925 tarihinde kapatıldı. Bu siyasi mücadele, cumhuriyetçilerin, meşrutiyetçilere karşı zaferi ile sona erdi. Terakkiperver Parti’ nin isyancılarla işbirliği ettiği belgelendirilememiştir. Bu partini genel başkanı Kazım Karabekir Paşa da isyancıları kınamıştır. Ancak Türk inkılabına karşı olan bazı kesimlerin, bu parti içine sızarak, muhalefet etmek eğiliminde oldukları anlaşılmaktadır.

İsyanı çıkaran Şeyh Sait ve yandaşları etkisiz hale getirildi ve başta Sait olmak üzere isyanın ileri gelenleri, idam edildi. Milli ordunun üçte ikisi bu isyanla uğraşmak durumunda kaldı. İngiltere ile Musul yüzünden bir sıcak savaşı bile göze almayı düşünen Türkiye’nin, bu konudaki pazarlık gücü azaldı. İsyan, Musul’un elden çıkmasında etkili oldu.

Mustafa Kemal’e Suikast Girişimi

Kurtuluş Savaşımız’ın önderi Atatürk’e karşı çeşitli zamanlarda suikast girişimleri planlanmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, gerçekleştirilmesi düşünülen, ancak plan aşamasında kalan, İzmir Suikastıdır.

Bu girişimi İttihatçı, eski milletvekillerinden ve Atatürk’ün muhaliflerinden Ziya Hurşit’in yönettiği anlaşılmaktadır. Suikast planını yapanların arasında eski İttihatçıların bulunması dikkat çekicidir.

İttihatçıların Maliye Bakanı Cavit bey, Çerkez Ethem’in arkadaşlarından Sarı Efe Edip, eski milletvekillerinden Dr. Nazım, İsmail Canbolat, Halis ile Eskişehir milletvekili Arif ve İzmir milletvekili Şükrü Beylerin de bu suikast girişiminin önde gelen sorumluları arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu gibi kimseler, Mustafa Kemal ve partisi ile siyasi alanda bir mücadeleyi göze alamadıkları için, onun varlığını ortadan kaldırmaya karar vermiş bulunuyorlardı. Mustafa Kemal’in 7 Mayıs 1926 tarihinde başladığı yurt gezisi sırasında, 15 Haziran’da İzmir’i ziyaret etmesi planlanmıştı. İşte bu ziyaret, suikastçılar için kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendirildi. Suikastın nasıl yapılacağı en ince ayrıntısına kadar belirlendi ve olaydan sonra Yunan adalarına kaçılması kararlaştırıldı.

Suikastı gerçekleştireceklerin, Sakız Adası’na kaçırılması işini üstlenen motor sahibi Giritli Şevki, Atatürk’ün İzmir’e gelişinin bir gün ertelenmesinden paniğe kapıldı. Bu kişinin durumu İzmir valisi’ne bildirmesiyle plan ortaya çıktı.

Yapılan baskın sonucu suikastı planlayanlar, suç araçları ile birlikte kaldıkları otelde yakalandılar. İstiklal Mahkemesi, konu ile ilgili olduğunu öne sürerek, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin bazı ileri gelenlerini de gözetim altına aldıysa da, daha sonra bu kişiler serbest bırakıldılar. İstiklal Mahkemeleri’nin suçlu bulduğu 13 kişi idam edildi

İzmir Suikastı planı, cumhuriyetçilerle, meşrutiyetçilerin mücadelesinin son perdesi oldu. Olaydan sonra, İttihatçılar tamamen safdışı edildi ve muhalefette bir varlık gösterebilmeleri söz konusu olmadı.

Serbest Cumhuriyet Fırkası

Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde Türkiye’nin çağdaşlaşmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk sistemi değiştirilmiş, giysi ve yazı reformu yapılmış ve Anayasa’da laiklik doğrultusunda gelişmeler sağlanmıştı. Ancak ekonomik alandaki yoksulluk giderilememişti. Özellikle, 1929 yılında başlayan dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkilerinin giderek artması ve aynı yıl memlekette kötü ürün alınması, halkın sızlanmalarına neden olmuştu.

Bunun yanısıra, siyasal ve hukuksal anlamda eşitliği öngören Halkçılık İlkesi’nin,siyasal bir slogandan öteye gidememesi, daha da kötüsü bu ilkeyi savunan C.H.P. içinde bazı partililerin, siyasi nüfuzlarını kullanarak, kendi çıkarlarını korumaya yönelik çabaları, Cumhurbaşkanı ve Parti Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ü çok üzüyordu. İşte bu ıstıraplara çare aranırken, Başbakan İsmet Paşa, Cumhurbaşkanı’na şu öneride bulundu; “Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip şikayet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız.”

Aslında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal de, bir diktatör havası vermekten hoşlanmıyordu. Sık sık çıktığı yurt gezilerinde halkın ne denli olumsuz şartlar içinde yaşadığını görüyordu. Bu durum, O’nun sürekli olarak hükümetten şikayet etmesine yol açıyordu.

Özet olarak Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün bir muhalefet yaratmak istemesinin başlıca nedenleri şöyle sıralanabilir :

1. Eskiden beri ülkede varolan yoksulluğun, Cumhuriyet döneminde de sürüp gitmesi ve halkın şikayetleri. Bu durum siyasi rejimin geleceğini tehlikeye sokabilirdi. Mevcut hükümet ekonomik sorunları çözmede başarılı olamamıştı.

2. Çağdaşlaşma yolunda 1923-30 yılları arasında en önemli inkılâplar gerçekleştirilmiş, bunlar Takrir-i Sükun Kanunu’nun koruyuculuğunda yapıldığı için, toplumsal tepkileri test edilememişti. Muhalefete izin verildiği zaman bu tepkiler ölçülebilecekti.

3. Partiye üye olan, hatta Atatürk’e yakın olduğunu iddia eden bir çok insanların hallerinden, hareketlerinden şikayet edilmesi almış yürümüştü. Başka bir deyişle, siyasi “nüfuz suistimali” vardı.

İktidar ile iyi ilişkiler içinde olmayı kendi çıkarları açısından gerekli gören; “Taşradaki eşraf, toprak ağası ve bir kısım tarım burjuvazisi ile kentlerde sınırlı biçimde gelişmiş bir kısım ticaret burjuvazisi de C.H.P. içinde egemen unsur olan bürokratlarla iktidar ittifakı yapmışlardı.”

4. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, çağdaşlaşmayı demokratik sistemin kurulabilmesi ile mümkün görüyor, kendisinin diktatör olarak gösterilmesinden hoşlanmıyor ve “Ben millete miras olarak arkamda bir istibdad müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum.” diyordu.

5. Takrir-i Sükun Kanunu 4 Mart 1929’da kaldırıldıktan sonra,Atatürk’ü değil, fakat İsmet Paşa’yı ve onun kabinesini hedef alan, “rejime sadık ve inançlı bir muhalefet ” hareketi başlamıştı. Bu muhalefet siyasi bir çatı altında örgütlenerek, iktidara eleştirileriyle yol gösterebilirdi.

6. Takrir-i Sükun Kanunu döneminde rejime karşı olanların önemli bir bölümü, “tehlike olmaktan çıkarılmış” ve bir bölümü de sindirilmiş bulunuyordu. Bu ortam rejimi sarsmadan bir muhalefetin kurulmasına olanak sağlıyordu.

7. Gazi, en yakın arkadaşlarından ve eski Başbakanlarından olup, Paris Büyükelçiliği görevinden yurda dönen Fethi Bey gibi rejime sadık, güvenilir bir muhalif bulmuştu. Fethi Bey, kendisine yazdığı bir mektupta; “Hükümetin parasal ve ekonomik konulardaki başarısızlığından, parlamentoda fikir özgürlüğünün olmayışından ve hükümetin sorumsuzluğundan..” yakınmıştı. Fethi Bey’in kuracağı bir muhalif partinin Türk Devrimi’ne karşıt tavır alması beklenemezdi. Böylelikle rejim güvence altında olurdu.

Menemen Olayı Nedir?

Gerici amaçlarını, muhalefet partilerinde gerçekleştirmeyi deneyen, ancak bu amaçlarında başarılı olamayan çevreler, rejime karşı olan nefretlerini bazı olaylarla da açığa vurmuşlardır. Bunlardan birisi de Menemen Olayı’dır.

Dördünün adı Mehmet ve yaşları henüz 18’i bulmayan, ikisinin adı da Hasan olan Nakşibendi Tarikatı’nın üyesi altı kişi, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen’ e gelerek, bir camiye baskın yaptılar. Camiden aldıkları yeşil sancağın altına toplanmayanların kılıçtan geçirileceklerini söyleyerek, halkı tehdit ettiler. Bu olayın başkahramanı olan yeşil sarıklı derviş Mehmet, kendisinin “Mehdi” (doğru yolu gösteren kişi) olduğunu, sınırda yetmişbin kişilik Halife ordusu’ nun” eklediğini duyurdu ve ilçede bir terör havası estirmeye başladı.

Bu olayın bastırılması görevi, o sırada takımını sabah eğitimine hazırlayan Öğretmen Asteğmen Kubilay’ a verildi. Silahlarında tahta eğitim mermileri olan askerler, süngülerini takınca, gericilerden biri silahını ateşleyerek, Kubilay’ ı yaraladı. Derviş Mehmet, kör bir bağ bıçağı ile Kubilay’ ın başını keserek, yeşil sancağın üzerine dikti. Bu olayda Kubilay’a yardıma gelen Bekçi Hasan ve Şevki de şehit edildiler.

Cumhuriyet ve Türk İnkılabına yönelik bir hareket olarak nitelenen bu olay, bastırıldıktan sonra, sorumluları yargılanarak, suçlu görülenler idam cezasına çarptırıldılar. Menemen olayı olarak anılan bu olaydan sonra, dinsel çevrelerden İnkılaba karşı yöneltilen saldırılarda ve eleştirilerde önemli bir azalma görüldü. Bu olay, Türk Devrimi’nin bütün evrelerinin tamamlanmadan çok partili sisteme geçilmesinin sakıncalarını bir kez daha ortaya koydu. Bütün bu gelişmelere karşın Atatürk, 1935 seçimlerinde bazı yerlerde CHP’nin adayları yerine bağımsız adayların seçilmesine yardımcı olarak, TBMM’ne az sayıda da olsa muhalif milletvekillerinin girmesini sağladı. Böylece kendi döneminde mecliste bağımsız bir grubun temellerini atmış oldu.

]]>
https://1bilgi.com/54/siyasal-partiler-ve-turkiyedeki-parti-yasaklari.html/feed 0
Hukuk Devleti Nedir? https://1bilgi.com/46/hukuk-devleti-nedir.html https://1bilgi.com/46/hukuk-devleti-nedir.html?noamp=mobile#respond Sat, 20 Aug 2022 17:22:47 +0000 https://1bilgi.com/?p=46 Hukuk Devletinin Gereklilikleri Nelerdir?

Hukuk devleti anlayışının gerekleri konusunda değişik görüşlere rastlanmaktadır. Bununla beraber, hukuk devletinin gereklerinden önemli olanları şöyle sıralayabiliriz:

a) Temel haklar güvenliği,

b) Anayasaya uygunluğun yargısal denetimi,

c) Yasal yönetim,

d) Yönetimin yargısal denetimi,

e) Güçler ayrımı,

f) Demokratik rejim

Temel haklar güvenliği

Hukuk devletinin önemli gereklerinden biri,temel hakların güven altına alınmasıdır.

Temel hakların güvenlik altına alınmasını sağlayacak hukuksal önlemler şöyle sıralanabilir:

a) Temel hakların anayasada yer alması,

b) Anayasanın katı bir anayasa olması,

c) Temel haklar konusunda yapılacak sınırlandırma ve düzenlemelerin yasa ile yapılması,

d) Temel haklar yasayla düzenlenirken, temel hakların özüne dokunulmaması,

e) Yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetiminin yapılması gerekir.

Anayasa bunları gerçekleştirmek için gereken,kuralları koymuş ve temel hak ve özgürlükleri geniş bir biçimde düzenlemiştir. Temel hak ve özgürlükler; Anayasada açıklı olan hallerde ve Anayasanın öngördüğü ölçüde sınırlandırılabilir.

Anayasa uygunluğun yargısal denetimi

Yasama organının anayasaya uygun hareket etmesini sağlamak amacı ile uygulanan yollardan en etkili olanı, yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir. Ülkemizde bu denetim Anayasa Mahkemesi ile sağlanmaktadır.

Yasal Yönetim

Hukuk devletinin diğer bir gereği yasal yönetim ilkesidir.

Yasal yönetim ilkesi, yönetimin davranışlarına yasanın egemen alması demektir. Yasal yönetim deyimi, kısaca, yönetimin temel kuruluşlarının ve yönetim ile yönetilenler arasındaki ilişkilerin yasa ile düzenlenmesi anlamına gelir. Anayasa, yasal yönetim ilkesini gerçekleştirmek için çeşitli kurallar koymuştur.

Yönetimin yetkilerinin yasaya dayandırılması yeterli değildir. Yönetimin yürürlükte bulunan yasalara, gerçek anlamda uyması, kısaca, saygı duyması da gerekir.

Yönetimin yargısal denetimi

Toplumda kişinin hak ve özgürlüklerinin yalnız kişiler arasında, birbirlerine karşı korunması yetmez. Devlet etkinlerine, özellikle yönetimin yasal olmayan ve keyfi hareketlerine karşı korun-ması da gerekir. Yargı denetimi ile, yönetsel işlem ve eylemlerden haksız-lığa uğrayan kimse ,yargı yerine baş vurarak, haksızlığın giderilmesini yahut yönetsel işlemin iptalini isteyebilir. Bu denetim, başında Danıştayın bulunduğu yönetsel yargı kuruluşları tarafından yapılır. Yönetimin yargı yolu ile denetimi yapılırken, önemli olan hususlardan biri de yargı yerlerinin ve yargıçların bağımsızlığının sağlanmasıdır. Eğer bunların bağımsızlığı sağlanmamış ise yönetim üzerine yapılacak denetim <biçimsel> olmaktan öteye gidemez.

Güçler Ayrımı

Hukuk devleti için,güçler ayrımı ilkesinin uygulanması, yani yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması gerekmek- tedir. 18. yüzyıl sonlarından beri gelen anayasacılık akımının genel amacı, devlet yapısını ve bu yapının işlemesini belli kurallara bağlamak, devlet içindeki güçlerin bir elde toplanmasını önlemek olmuştur. Devlet içindeki güçlerin bir elde toplanması, özellikle yargı gücü ile yürütme görevinin ya da yasama ile yürütmenin bir elde toplanması, hukuk devletinin önemli gereklerinden olan, yönetimin yasallığı ilkesi ile yönetimin yargısal denetimi ilkesini, etkisiz bırakabilir.

Demokratik Rejim

Bir ülkede hukuk devleti anlayışının egemen olabilmesi için yukarıda sayılan ilkelere gerek vardır. Bu ilkelerin hukuk yönünden sağlanması çoğu kez tek başına yeterli değildir. Hukuk devleti anlayışının yerleşebilmesi, gelişebilmesi için o ülkede, siyasal özgürlüğe dayanan demokratik bir rejiminin de olması gerekir. Bir bakıma hukuk devleti, demokratik rejimi sınırlayan bir görüştür. Seçimle işbaşına gelen yasama organının yetkileri, sert bir anayasa ve yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi ile sınırlandırılmıştır. İktidarın hukuk devleti anlayışı ile sınırlandırılması, çoğunluk yönetimin baskısını önlemek için zorunlu bir koşul olarak görülmekte ve hukuk devleti demokratik rejimi ana ilkelerin- den biri sayılmaktadır.

Mümtaz Soysal:

Gerek yasaların anayasaya uygunluğunun denetlenmesinde, gerek yönetimin hukuka bağlılığını sağlamakta, gerekse genel olarak bütün yasaların uygulanmasında yargı organlarının bağımsızlığı son derece önem taşımaktadır. Hukuk devletini gerçekleştirme yollarından biri de yargı bağımsızlığını yerleştirmek ve yargı kuruluşlarına güven duyulmasını sağlamaktır.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu:

Demokratik parlementer yönetim, ister sivil ister askeri nitelikte olsun, bütün yargının bağımsızlığı idarenin yargısal denetimi, insan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması, sosyal devlet, yani kişinin ekonomik ve sosyal durumunun ve geleceğinin devletçe güvence altına alınması, kavramlaı gerçek hukuk devletini oluşturan temek ilkeler, temel öğelerdir.

Anayasa Mahkemesi:

Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu adil bir düzen kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve faaliyetlerinde hukuka ve anayasaya uygun bir devlet olmak gerekir.

Hukuk devleti, her organının hukuka uygun davrandığı, bu uygunluğun yargı organı tarafından denetlendiği durumlarda söz konusu olabilir.

Hukuk devleti ilkesi, genel anlamda anayasayla kurulan düzene, hukukun temel kurallarına saygı, bağlılık ve uygunluğu anlatır.

Hukuk devleti, insan haklarına saygı duyan ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran; bu düzeni sürdürmekte kendisini hükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve anayasaya uyan, işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir.

Hukuk Devleti Kavramının Tarihi

Hukuk devleti kavramı, zaman içersinde ve bakış açılarına göre türlülük göstermiştir. Devlet gücünün hukuka bağlanmasında ve ölçülü kılınmasında, kişisel özgürlüğün korunmasında özünü bulduğumuz hukuk devletinin kökenleri Antik Çağdan Ortaçağa kadar uzanmaktadır. Özgürlük düşüncesi kadar, egemenin hukuka boyun eğmesi gerektiği de Antik Çağdan beri siyasi düşüncenin temel öğelerindendir. Aritoteles insanların değil, aklın hüküm sürmesi gerektiğinden söz eder. Ortaçağda egemenin yasadan bağımsızlığı kadar onun sub-lege konumu da söz konusudur.

Onun hukuku korumak görevinden, ülkesinin temel yasalarına uymak görevi de türer. Her ne kadar kıta Avrupasında gereğince gelişememiş olsa da bu bağlılık Anglosakson çevrede sonraki gelişmeleri etkileyecek derecede kök salmıştır. Bu düşünce nihayet Locke’un

<Yasa- koyucu ya da en yüce güç keyfilikle ve rastlantısal kararlarla yönetebilmek yetkesine sahip olduğu sanısına kapılmamalıdır. Bu güç adaleti kamuya duyurulmuş sürekli yasalar ve tanınmış ve yetkilendirilmiş yargıçlar yardımı ile gerçekleştirmelidir.>

savına dek uzanmaktadır. Montesqueieu’nün güçler ayrılığı kuramı da,örneğin Sir John Fortuscue’nün, tiranların despotluğu karşısında ancak karışımlı ve hukukla dengeli bir yapıyla ılımlılaştırılmış bir egemenlikten, yani rex politice imperans’ından esinlenmektedir. Nihayet, hukuk devletinin temelinde gerilere doğru uzanan bir diğer öğe ise yurttaşın, egemenin keyfiliğine sınırlar çeken ve haklarda özgürlük olarak korunan o eski özgürlüğüdür. Ortaçağ özgürlüğü bir hukuki bağımlılıktan özgürlük değil, aksine bir status’ta, bir status hukukunda köklenmiş bir konumdur ki bu, insanın 17. yüzyılda doğal hukukla ileri sürülen doğal özgürlüğü ile ilişkilendirilerek, 18.yüzyılda devletin sınırı ve amacı olacaktır.

Hukuk devletinin kökenlerinden sonra, dilsel yapısıyla hukuk devleti kavramı olarak kullanıldığı düşüncelerin tarihçesine de gözatalım. Weckler hukuk devletini bir devlet biçimi olarak değil, bir devlet türü olarak, aklın devleti olarak görmektedir. Von Aretin devleti <makul genel iradeyle yönetildiği ve yalnızca genel iyinin amaçlandığı> bir kurum olarak kavramaktadır. Bunun karşıt kavramları ise monarşi ya da aristokrasi değil, despotluk ve teokrasidir. Hukuk devleti kavramının temelini oluşturan ve modern anlam ele alan, akliyeci doğal hukuk kuramını benimsemiş olan I. Kant’tır. Ona göre devlet, hukuk yasaları altında bir araya gelmiş insanların birliğidir. Bu hukuk yasaları ilk hukuk devleti için biçimlendirici nitelikte akıl ilkeleriydi. Bunların giderek daha da işlendiği bir genel kamu hukuku kuramında devlet bütün bireylerin yararına ortak bir kurumdur. Bu bakımdan varoluşun konusu, özü, artık kamusal ve siyasi alandan devlet öncesi alana yani kamusal ve siyasi olanın orada işlev kazandığı özel ve toplumsal alana kaymaktadır.

Devletsel-kamusal düzenin nedeni bulunduğu kişi ötesi değerlerin yerine özerk, bireysel öznenin sınırlayıcı anlamda kendi yasama- cılığı ve kendini gerçekleştirmesi geçmektedir. Devletin yaratması gereken koşullar özgürlüğün ve bireysel mülkiyetin güvence altına alınması talebi ile biçimlenirken, hukuk devleti düzeninin kazanç ve mülkiyetle ilişkili kentsoylu karakteri de oluşmaktadır. Üniter, materyel ve formel bir devlet ilkesi olarak hukuk devleti, öteki devlet biçimlerini yönetim biçimleri duru- muna sokmaktadır. Hukuk devleti buna göre özgürlükçü olmasına rağmen, koşulsuz bir demokrasi eğilimi taşımaktadır. Yurttaşların devlet yaşamına etkin katılımı olarak siyasi özgürlükleri, kentsoylu özgürlüğün güvenceye alınması ve tamamlanması olarak bir anlam taşımakta, ölçülerini ve sınırlarını burdan almaktadır. Burada hemen hukuk devletinin en önemli temel taşlarından birini zikretmek gerekir: Hukuk devleti niteliğindeki bir anayasal düzenin ekseni yasa kavramıdır. Hukuk devletinin yasa kavramı kendi içersinde bir yandan nesnel-içeriksel diğer yandan formel iki unsuru bölünmez bir bütün durumunda biribirleriyle ilişkilendirmektedir. Buna göre yasa, kamuya ve tartışmaya açıklık ile özellik taşıyan bir süreçte halkın temsilcilerinin rızası koşuluyla oluşan genel rasyonel bir kuraldır. Halkın temsili koşulu yurttaşın özgürlüğü ilkesini ve öznesel konumunu korumakta; yasanın genelliği, yurttaşların medeni ve toplumsal özgürlük alanlarına herkes için aynı genellikte geçerli tanımlamaları ve sınırlamaları aşar biçim de ortaya çıkacak müdahaleleri önlemekte; Kamuya ve tartışmaya açık biçimde öngörülen yasama süreci ise; yasanın içeriğini belirlemekte insanın ulaşabileceği en yüksek akla uygunluk derecesinin gerçekleşmesine olanak vermektedir. Bu koşullarda oluşan yasayla idare eylemlerinde ve işlemlerinde bağlamakta, yönlendirmekte ve sınırlanmaktadır. Yasa bütün bunlara göre, bireylerin genel iradelerinin ve özerliklerinin temel oluşturduğu bir özgür devlet iradesi olarak görünmektedir

Hukuk Devleti Kavramını Geliştiren Kaynaklar

Tarih içerisinde hukuk devleti kavramının geliştirilmesine olanak sağlayan tarihi olaylar, bu başlık altında listelenmektedir.

Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirisi

İnsan haklarının belirlenip korunmasına yönelik ilk resmi ve önemli belgedir. 1789 tarihli ve 17 maddeden oluşan Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirisi,daha sonra birçok anayasayı etkilemiştir. Bu bildiride özetle şu görüşlere yer verilmiştir:

  1. İnsanlar özgür ve eşit doğarlar ve böyle kalırlar.
  2. Bütün politik kuruluşların temel amacı insan haklarının, özgürlüğün, mülkiyetin, güvenliğin korunmasıdır.
  3. Özgürlük başkasına zarar vermeyen her şeyin yapılabilmesidir.
  4. Hakları kullanmanın sınırları kanunla belirlenir.
  5. Kimse kanunun emretmediği birşeyi yapmaya zorlanamaz.
  6. Kimse kanunun belirlediği hallerin ve şekillerin dışında tutuklanamaz, herkes suçu sabit olana kadar masumdur.
  7. Mülkiyet kutsal ve dokunulmaz bir haktır.

1791 Amerikan Haklar Bildirisi

1791 Amerikan Haklar Bildirisi, Fransız insan ve vatandaşlık hakları bildirisini tamamlayıcı niteliktedir. Kısaca şöyledir:

  1. Kongre; Konuşma ,toplanma, ibadet ve basın özgürlüğünü kısıtlayamaz.
  2. Vatandaşın şahsı, evi ve belgeleri haksız arama ve el koymalara karşı teminat altındadır.
  3. Kimsenin malı, karşılığı tam olarak ödenmedikçe kamunun kullanılması için alınmaz.
  4. Amerikan Anayasası 1865’te önemli bir değişlikle köleliği kaldırmış, mahkeme kararı olmadıkça kimsenin hayatına son verilmeyeceği, özgürlük ve mülkiyet haklarından yoksun bırakılamayacağı hükme bağlanmış ve oy hakkının ırk ve renk ne- deniyle kaldırılamayacağı ve sınırlanamayacağı belirtilmiştir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiştir.

  1. İnsanlık ailesinin bütün üyelerinin doğuştan sahip oldukları insanlık onurunu ve eşit ve vazgeçilmez haklarını tanımak, yeryüzündeki özgürlük, adalet ve barışın temeli olmaktadır.
  2. İnsan haklarına kayıtsızlık ve saygısızlık, insanın vicdanını yaralayan vahşi davranışlarla sonuçlandığından ve insanların ifade ve inanç özgürlüklerini kullandıkları ve korkudan ve yoksulluktan kurtuldukları bir dünya meydana getirmek herkesin en yüksek arzusu ilan edilmiştir.
  3. İnsanların zulüm ve baskı yönetimlerine karşı son bir çare olarak isyana başvurmaya zorlamamaları için insan haklarının hukuk devleti ile korunması gerekmektedir.
  4. Uluslararasında dostane ilişkilerin gelişmesini sağlamak esastır.
  5. Birleşmiş Milletler halkları, temel insan haklarına, insanlık onuruna ve değerlerine, erkek ve kadınların eşit haklara sahip olduklarına olan inançlarını Birleşmiş Milletler şartında teyid ederek, daha geniş özgürlükler düzeni içinde toplumsal ilerlemeye ve yüksek standartlara ulaşmaya karar verilmiştir.
  6. Üye Devletler, Birleşmiş Milletler ile işbirliği halinde insan haklarına ve temel özgürlüklere her yerde saygı gösterilmesini ve gerektiğinin yerine getirilmesini sağlamaya taahhüt etmişlerdir.
  7. Bu taahüdün bütünüyle gerçekleşmesi için hak ve özgürlükler üzerinde ortak bir anlayış bulunması büyük önem taşımaktadır.

İşte bu nedenlerle, Genel Kurul;

İsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu bil- dirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslar arası önemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen 30 maddeden oluşan bu İnsan Hakları Evrensel Bildirisini ilan eder.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi Maddeleri

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi Maddeleri

Madde 1. Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2. Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilirler. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal hukuksal veya uluslar arası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Madde 3. Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 4. Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulunduğurulamaz,kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.

Madde 5. Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Madde 6. Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.

Madde 7.Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit konumda hakkı vardır.

Madde 8. Herkesin anaysa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.

Madde 9. Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10. Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.

Madde 11.

  1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
  2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslar arası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılmaz. Kimse ye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12. Kimsenin özel yaşamına, ailesine, konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafında korunmaya hakkı vardır.

Madde 13.

  1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.
  2. Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 14.

  1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.
  2. Gerçekte siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı eylemden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Madde 15.

  1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.
  2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.

Madde 16.

  1. Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurma hakkı vardır.
  2. Evlenme sözleşmesi, ancak evlenceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır
  3. Aile, toplumun doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.

Madde 17.

  1. Herkesin tek başına veya başkalrıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.
  2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18. Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, tek başına veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

Madde 19. Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.

Madde 20.

  1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.
  2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.

Madde 21.

  1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
  2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
  3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.

Madde 22. Herkesin, toplımun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslar arası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonemik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.

Madde 23.

  1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işşizliğe karşı korunma hakkı vardır.
  2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
  3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal korunma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverili bir ücrete hakkı vardır.
  4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde 24. Herkesin dinlenmeye,eğlenmeye,özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaaya hakkı vardır.

Madde 25.

  1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
  2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya dışı doğmuş olsun, aynı sosyal güvenlikten yararlanır.

Madde 26.

  1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
  2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğa özendirilmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
  3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.

Madde 27.

  1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.
  2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.

Madde 28. Herkesin bu bildirgeyi öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslar arası düzene hakkı vardır.

Madde 29.

  1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.
  2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.
  3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30. Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.

]]>
https://1bilgi.com/46/hukuk-devleti-nedir.html/feed 0